Annemin Vefatı Münasebetiyle
19 Temmuz 2010’un kuşluk vaktinde annem, ruhunu Rahman’a teslim eyledi. Saliha bir kadındı. Namazlı-niyazlı idi. Dilinden ve gönlünden Allah’ı düşürmedi. Peygamberimize salat ve selamsız günü yoktu. Bunlar annemin müsbet ibadetleri idi. Bir de annemin hastalıklar gibi menfi ibadetleri vardı. İster müsbet, ister menfi olsun, bu ibadetlerin annemin kurtuluşuna vesile olduğuna, derecelerini yükselttiğine inancımız tamdır. 90’ana merdiven dayamış olan annem, masumlaşmış, çocuklaşmış, Allah Teala’nın af ve merhametine müstahak hale gelmişti. Cenazesinde cemaati çoktu. Yurt içi ve yurt dışından, her yerden dualar ve hatim hediyeleri geldi. Bu dua ve hediye kampanyasına katılan herkese biz de dua ediyor, şükranlarımızı arz ediyoruz. Ana başa tac imiş, Her derde ilaç imiş, Bir oğul pîr olsa da anaya muhtaç imiş. Rabbimden niyazım şudur: Beni Kendi yolundan, dinine hizmetkârlık şerefinden mahrum eylemesin. Eylemesin ki anamın-babamın da sevap defteri hiç kapanmasın. Salih evlat olarak, beş vakit namazda: “Allahım beni, anamı-babamı ve bütün müminleri bağışla” diyerek hep onlara dua edelim. Yaptığımız güzel hizmetler ve hayır hasenatla onların da defterlerini sevaplarla doldurmaya çalışalım. Böylece onları, mahşer gününde hakkımızda davacı değil, duacı ve şefaatçı olarak bulalım.
TAKDİR TEDBİRİ BOZDU Takdir tedbiri bozdu. Ne planlarım vardı. 20 Temmuz’da Sakarya Müftülüğü’nde jüri üyesiydim. Çeşitli yerlerde programlara davetliydim. Bu haftaki yazım, geçen haftaki yazımın devamı olacaktı. Annemin vefatı, programların hepsini alt-üst etti. Ölümün işi buydu zaten: Gündemleri alt-üst etmek. Hamdolsun ki onun dizginleri rahmeti sonsuz Allah’ın elinde. Allah ise abes iş yapmaz. Onun sonsuz rahmeti gibi, sonsuz hikmetine de inanıyoruz. Bu inancımızdan dolayıdır ki, tedbirimizi bozan takdirine razı oluyor, acıların içinden tatlılar, kahrın içinden lütuflar çıkaracağına iman ediyoruz. Ben de şair-i şehir gibi: “Bu yük Senden Allahım, çekeceğim nâçârım, Senden Sana sığınır, Senden Sana kaçarım.” diyorum. İbrahim Hakkı gibi: “Vallahi güzel etmiş, Billahi güzel etmiş Tallahi güzel etmiş, Netmişse güzel etmiş” diyerek Allah Tealanın her icraatının hikmetli ve güzel olduğuna bütün varlığımla inanıyorum. Söz buraya gelmişken şimdi sizi, “ÖLÜM VE DİRİLİŞ GERÇEĞİ” adlı kitabımdan ölümün yorumuyla alakalı bir kesitle baş başa bırakmak istiyorum. Fakat burada muhatap yine önce nefsimdir: Ölüm… Siz o kadar onu gündeminize almayın ki… Hiç ummadığınız bir zaman ve zeminde o, kendisini gündeminize sokuyor. Gündeminizin diğer maddelerini alt-üst ediyor. Bu gün sadece beni konuşacaksınız, diyor. İstemeye istemeye hep onu konuşuyor, onunla meşgul oluyoruz. Meşgul oluyoruz olmasına ama, ne ibret alıyor, ne de onun sırrını çözmeye çalışıyoruz. Aradan hayli zaman geçiyor, biz onu yine gündem dışı bırakıyoruz. Hatta hiç hatırlamak istemiyoruz. Fakat o da ne?! Bakıyoruz yine kapıya yanaşmış. Ya anamızı, ya babamızı, ya kardeşimizi, ya çocuğumuzu, ya sevdiğimizi, ya da bizi bizden istiyor. Çoğu kere rızamızı almadan alıp götürüyor. Bizden önce daha nicelerini böyle alıp götürmüş, nice devletleri, hükümetleri, milletleri, imparatorlukları ve şehirleri yüz kere, bin kere kabristana boşaltmış… Onun için kimse gençliğiyle övünmesin. Yaşlanmayan tek delikanlı varsa o da ölümdür. Şair bu hakikati ne güzel mısralaştırmış: "Ebedî gençlik ölüm desem kimse inanmaz! Taş ihtiyarlar, selvi çürür, ölüm yıpranmaz!" Karaca Ahmet bana neler söylüyor neler Diyor ki: Viran olmaz tek bucak viraneler” Her hangi biri, malımıza, canımıza kast etse, yakınlarımızdan birini öldürse kıyameti koparıyoruz, onu yakalayıp işini bitirmeye çalışıyoruz. Ama her nedense teker teker yakınlarımızın canını alan, bir gün de bizim canımızı alacak olan ölümü yakalayıp öldürmek, işini bitirmek, bütün insanlığı onun elinden kurtarmak kimsenin aklına gelmiyor. Neden? Neden insanoğlu bu görünmez canavarı yakalayıp gırtlağını sıkmanın mücadelesini vermiyor? Süper güçler nerede? Artık şu ölüme bir çare bulsunlar! Atom bombalarını, nükleer silahlarını ona çevirsinler de kurtulsunlar. Ben onların yerinde olsam, her şeyden önce ölümün çaresine bakarım. Çünkü bütün meselelerden önemli olan budur… Bunu halletmeden, ne yaparsanız yapın yaptığınız her şey yalan olacak. Fabrikalarınız, gökdelenleriniz, asma köprüleriniz, saraylarınız, katlarınız, yatlarınız, yollarınız, barajlarınız, aşklarınız, sevgilileriniz, oyunlarınız, eğlenceleriniz, paranız, pulunuz her şeyiniz yalan olacak. Sorarım size bir tarafta yemek sofraları, eğlence âlemleri sizi beklerken, duysanız ki içeriye eli bombalı bir anarşist girmiş; önce yemeğinizi yer, eğlence âleminizi mi sürdürürsünüz, yoksa her şeyi bir tarafa kor, önce anarşisti etkisiz hale getirmenin çaresini mi ararsınız? Efendiler! Ölüm denilen anarşist içinize girmiş teker teker yanınızdakileri götürüyor. Siz hâlâ çağdaşlıktan dem vuruyorsunuz. "Vur patlasın çal oynasın.” âlemlerinde kadın-erkek karışık dans ediyorsunuz. Sazlı, cazlı ve dansözlü âlemlerde göbek atıyorsunuz. Müstehcen kılık ve kıyafetlerle görenleri baştan çıkarıyorsunuz. Hem kendi dünyanızı, hem de başkalrının dünyasını yıkıyorsunuz. Halbuki ölüm denen canavar aranızda dolaşıyor. Biraz sonra bombasını patlatacak, lezzetlerinizi acılaştıracak. Sizse onu dünyanızdan dışarıya atmaya muktedir değilsiniz. Öyleyse bu çılgınlığın, bu sorumsuzca ve hayasızca eğlenmenin anlamı ne? Nedir bu gurur, nedir bu gaflet? Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) "Benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız" sözü size hiçbir fikir, hiçbir endişe vermiyor mu? Diyebilirsiniz: Ne yapalım yani? Ölüm vardır diye hiçbir şey yapmayalım mı? Şimdi arz edeyim yapacaklarınızı. Fazla değil, iki şey yapacaksınız: 1. Ya ölümü öldüreceksiniz, kabir kapısını kapatacaksınız, istediğiniz gibi yaşayacak ve eğleneceksiniz; 2. Ya da Yüce Allah’ın size çizdiği Kur’an yörüngesine girip Onun kuralları çerçevesinde yaşamaya razı olacaksınız. Ölümden sonrasını hesaba katarak yaşayacaksınız. Helal dairenin keyfiyle yetinecek, haram ve münkere tenezzül etmeyeceksiniz. Fudayl bin İyaz (r.a) diyor ki: "Nice (çılgınca eğlenen) neşeli ve sevinçli kimseler vardır ki, onlara nasip olacak kefenlikler çoktan dokunup satışa çıkarılmıştır bile." Abdullah bin Mesûd (r.a) da der ki: "Sırat köprüsünü geçmediği halde gülen, peşinde ölüm olduğu halde sevinen, (haram lezzet ve eğlencelere dalan) kimseye şaşarım." Söz sultanı, mürşitlerin mürşidi Sevgili Peygamberimiz de (s.a.v.) buyurmuşlar ki: "Benim gördüklerimi siz göremiyor, işittiklerimi de işitemiyorsunuz. Gök çatırdadı. Çatırdamak da hakkıdır. Çünkü dört parmak kadar bir yer yoktur ki orada Allah için alnını secdeye koymuş bir melek bulunmasın. Daha benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız. Kadınlarla döşeklerde sefa süremezdiniz. Dağların başına çıkar, Allah´a sığınırdınız." Bu hadisi, Efendimizden dinleyip nakleden Ebû Zerr (r.a) diyor ki: Vallahi (Allah´ın Resûlü (s.a.v.) bunları söylerken ben kesilen bir ağaç olmayı çok arzu ettim. Şu gerçeği de unutmayalım: "Kim gülerek günah işlerse hiç şüphesiz -eğer tevbe ile kendini affettiremezse- ağlayarak cehenneme girer. Ve kim -ister korkusundan ister şevkinden- ağlayarak Allah´a itaat ve ibadet ederse, hiç şüphesiz Allah onu gülerek cennetine koyar." Tahtına ve saltanatına, servetine ve suretine güvenip de namazdan, duadan ve tevazudan uzak kalmışlara Cahit Sıtkı ne güzel ders vermiş: Neylersin ölüm herkesin başında Uyudun uyanamadın olacak Kimbilir nerde nasıl? Kaç yaşında? Bir namazlık saltanatın olacak Taht misali o musalla taşında! Üstad Bediüzzaman da diyor ki: “Dünyevi makamlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.” Öyleyse: “Vücudunu, Mucid’ine feda et kurtul. Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın.” Not: Gerek cenazeye iştirak ederek acımızı paylaşan, gerek telefon ve internet yoluyla taziyelerini bildiren bütün dostlarımıza candan teşekkür ediyoruz. Şehadet şerbetini içen vatan evlatlarına da Allah’tan rahmet ve acılı ailelerine sabr-ı cemil diliyoruz. Okunma Sayısı : 205 |






